« Önceki |

11/3/2009

EYVAH DİYARBAKIR’DA PETROL BULUNDU..

EYVAH DİYARBAKIR’DA PETROL BULUNDU..

Petrol bulundu haberini duyduktan sonra internete girdim. Google’a petrol bulundu yazdım ve arattım. Türkiye’de yıllardan bu yana bir çok bölgede petrol bulunduğunu gördüm ama sonrasında ne olduğunu bir türlü göremedim. Üzerinde niye çalışmalar yapılmadı, ya da yapıldı da ne oldu? Nereye kayboldu? Kayboldu mu? Gibi bir dolu soru birikti beynimde.

Türkiye neredeyse dört bir tarafında petrol zengini komşulara sahip. Yıllardan bu yana bu komşular çıkarttıkları petrollerle dünyanın sayılı güçleri arasında yerlerini aldılar. Deyin ki, sayılı güçleri arasında yer almadılar ama ferah açısından, dünyanın en ferah, en rahat ve en zengin ülkeleri arasında yerlerini aldılar. Hatta birinciliklerini kimselere kaptırmadılar. İşte bu petrol böyle mübarek bir akışkan.

Bizde yok. Yıllardır yok. Yada ilk paragrafta yazdığım gibi bir sürü yerde bulundu ama sonra her nedense kayboldu gitti. Belki de verilmiş sadakamız vardı da ondan kayboldu gitti. Şimdi bir çoğunuzun ‘ Haydaa nereden çıktı şimdi verilmiş sadakamız var işi’ dediğinizi duyar gibiyim. Gerçekten öyle. Bakın şimdi.

Kuveyt dünyanın en zengin ülkelerinden birisiydi. Ne zengini ‘ Petrol’ Peki şimdi ne oldu. Amerika Kuveyt’e demokrasi götürdü. Birkaç uçak, birkaç gemi, bir uçak gemisi derken, Kuveyt Amerika yönetiminin eline geçiverdi.

Peki başka petrol zengini ülke kim vardı? Irak. Ne oldu Irak’ta? Amerika Irak’a da demokrasi götürdü. Önce tutturdu nükleer bomba, kimyasal bomba imal ediyorlar diye, bir halt bulamayınca, hazır buraya kadar gelmişken, bari demokrasi getirelim dedi ve işgal etti Irak’ı. Şimdi yönetim kimde?

Şimdi Diyarbakır’da petrol bulundu. Yakında burada bir ayaklanma yaşanırsa vay halimize, müttefikimiz Amerika hemen gelip bize yardım etmek için canını dişine takar. Sonra geldiğinde bir de bakar ki, bizim ülkede tam anlamıyla demokrasi yok. Hadiii siz bunca yıldır demokrasi ile yönetilmiyor muydunuz, bak oldu mu şimdi diye hislenirse ne olacak. Yandık ki ne yandık. Ha bu ülke Irak, ya da Kuveyt değil elbet ama bu ülkede demokrasi kişilere göre değiştiği için hiç belli olmaz.

Sonra aklıma başka bir şey geldi. Biliyorsunuz Türkiye Bor Madeni zengini bir ülke. Her ne kadar bu madeni işleyemediğimizden dolayı yurt dışına satıp, sonra işlenmişini 10 katı fiyatına geri almış olsak bile, yine de çok ciddi bir rezerve sahibiz. Ve dünyanın bizim borda acayip gözü var. Geçenlerde gazetelerde şaka gibi bir haber okuduk hep birlikte. Avrupa’lı sağlıkçılar demişler ki ‘ Bor Madeni erkek üreme hücrelerini öldürüyor’ Haydi buyurun buradan yakın. Nasıl yani ya? Kırkta yılda iyi bir şey bulduk, bu nereden çıktı şimdi? Ben biliyorum nereden çıktığını. Şimdi bu Avrupalı baktı ki bizim Türkiye Bor zengini bir ülke. Yarın öbür gün bir de bunu işlemeye başlarlarsa biz bunlarla başa çıkamayız. Ne yapsak, ne etsek düşündüler. Sonra dediler ki, bu Türkler neye düşkün. Pat diye buldular. Hem de öyle uzun uzadıya düşünmeden buldular. Gazetelerde haber ‘ Bor Madeni erkek üreme hücrelerini öldürüyor’

Tabi bu haberi okuyan bizim Türk erkekleri, hiç üreme organları ile ilgili söylemlere duyarsız kalırlar mı? Mümkün değil. Peki sonuç? Avrupalı tam da on ikiden vurdu. Belden aşağı oynadı. Ama bizimkiler Allahtan yemedi. Hızlı davrandı ve aynı filmi terse çevirdi. Madende çalışanları ekrana çıkarttı ve sordu. Sizin cinsel yaşamınızı etkiledi mi? Sümme haşa… Mümkün değil. Etkilese bile mümkün değil. Pat çürüdü gitti.

Şimdi Diyarbakır’da Petrol bulundu. Yandık vallahi. Avrupalı şimdiden başlamıştır araştırmaya. Bu petrolle ilgili Türkleri soğutmak için bir şey bulmak lazım. Ben bekliyorum, hem de merakla bekliyorum.

Bulunan petrol Türkiye’nin 40 yıllık petrol ihtiyacını karşılayacak düzeydeymiş. İdare etmek için inşallah demokrasiye ihtiyaç duymayız.

11/3/2009

EŞREF ARMAĞAN..

EŞREF ARMAĞAN..

Belki de hemen hemen hepinizin ilk kez duyduğu bir isim Eşref ARMAĞAN. Kimdir, nedir, ne iş yapar, nerelidir, nerede yaşar belki de hiçbir bilginiz yoktur. Benim de yoktu. İlk kez duyduğum ve duyduğum ve kimdir diye izlediğim an itibariyle, o güne kadar duymamış olmaktan büyük üzüntü duyduğum bir isim Eşref ARMAĞAN. Aslına bakarsanız belki de onu tanımanın ve onu izlemenin gerçekten tam da zamanı. Yani belki de ona, onun konumuna, onun yaptıklarına acayip ihtiyacımız olduğu bir dönem olduğu için tam zamanı. Gerek ekonomik kriz, gerek gergin ve ne olacağını bilmeden yaşamanın vermiş olduğu stres hemen hepimizi etkisi altına aldığı bir dönem geçiriyoruz. Bu dönem içerisinde de kafamızın içerisine biriken bin tane olumsuzu birbirine ekliyoruz. Tabi bir anda içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Durumumuzun ne kadar kötü olduğundan ve çözüm bulamayacağımızdan dem vurup duruyoruz. Daha aklınıza gelebilecek ne kadar kötü senaryo varsa hepsini düşünüyoruz. İçinden çıkılmaz durumun çıkış yolu hiç yok diye düşünüp duruyoruz.

Uzatıyorum zannetmeyin sakın, uzatmıyorum. Kısa bile söylüyorum hatta. Evet yukarıda yazdığım ismi anlatmaya çalışayım size. Öncelikle Eşref ARMAĞAN’ı ben hiç tanımıyorum. Ne elini sıkabildim,( ki bunu çok isterdim ve gerçekleştirmek için mutlaka çaba harcayacağım ) ne de aynı ortamda bulundum. Hiç kimse benimle tanıştırmadı, hiç telefonla konuşmadım.

Geçtiğimiz hafta içerisinde Makine Mühendisleri Odasında çalışan eski bir dostum Sevgili Sibel KAHYA Facebook aracılığı ile bana bir video yollamış. Video’nun başlığı şöyle ‘ Discovery Channel’da bir Türk ( İzle, İzlet ) ‘ aynen bu başlıkla gelmiş. Tabi insan uluslar arası bir kanalda bir Türk’ün yer almasını merak ediyor ve izliyor. Yaklaşık 10 dakikalık bir video. İzlediğinizde tüyleriniz diken diken olacak. Hatta biraz duygusal bir yapıya sahipseniz gözleriniz dolacak. Hemen söyleyeyim, hiçbir ajitasyon yok olayın içinde. Azim var, hatta AZİM var diye büyük harflerle yazmak lazım.

Şimdi şayet ben size Eşref ARMAĞAN’ın bu video’da ne yaptığını bu satırlar aracılığı ile olduğu gibi anlatırsam, öncelikle size haksızlık etmiş olurum diye düşünüyorum. Bu biraz izlediğiniz bir filmi, seyretmemiş ama gitmeyi düşünen birisine ayrıntısı ile anlatmaya benzer. Ama ana tablo şu, doğuştan mutasyon bozukluğu sebebiyle gözleri hiç olmayan, yani ışığı dahil hiç göremeyen bir adam Eşref ARMAĞAN. Burada çok da olağanüstü bir durum yok. Yani bu özelliği onu Discovery Channel’a taşımaz. Ancak ışığı dahi görmemiş bir adam parmaklarını kullanarak inanılmaz yağlı boya tablolar yapabiliyorsa, dünyadaki her kanala taşır. Daha fazla anlatmayacağım. Onun için ben size bu videoyu internetten izleyebileceğiniz adresi vereyim ve siz oradan seyredin. http://cemsakoglu.blogspot.com/

Bu benim blog sayfam. Geçen hafta hazırladım. Biraz sonra aşağıda onu da anlatacağım ama en kolay ve uğraşsız yoldan bu videoya buradan ulaşabilirsiniz. Sayfaya girdiğinizde yukarıdaki videonun üzerine tıklayarak izleyebilirsiniz.

Bu videoyu izledikten sonra bakın bakalım hayat size aynı görünüyor mu? Bir ikincisi de, dünya televizyonlarının yakaladığı, bulduğu bir adam Eşref ARMAĞAN. Ben bizim televizyonlardaki yemekteyiz biz, yabancı gelin, damat beğendi, izdivaç gibi akıl dolu programları gündeme koyup halkın ilgisini çekmeye çalışmaktan, Eşref ARMAĞAN gibi bir insanı görmemesine, belki de görmek istememesine anlam veremiyorum. Bakalım izledikten sonra sizde benimle aynı fikirde olacak mısınız? Lütfen sonuna kadar izleyin. 10 dakika vaktinizi alacak. Varsın alsın. İyi seyirler…

11/3/2009

SEDEF ÇİÇEĞİ…

SEDEF ÇİÇEĞİ…

Günlerden Pazar ya, Pazar’a bir hikaye yakışır diye, işte bu hikayeleri ararken çıktı karşıma Sedef çiçeği. Sanırım radyodaydım bunu ilk okuduğum zaman. Belki bir çoğunuz biliyorsunuzdur ama bilmeyen kalmasın diye uzun süre sonra bir kez daha yazmak istedim. Çok severim. Hani kimi zaman hiddetten gözlerin kör olduğu anlar olur ya, işte o anlar bu hikayeyi hatırlamanız adına yazdım. İyi Pazarlar.

Mahkeme salonunda, seksenlerindeki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı. Adam inatçı bakışlarla suskun, Ninenin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözleri ve keskin çizgileriyle bıkkın bakışları süzüyordu etrafını...

Ve Hakimin tokmak sesiyle sustu uğultu ve tok sesiyle, sözü yaşlı kadına verdi, hakim...

"Anlat teyze neden boşanmak istiyorsun...?"

Yaşlı kadın derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış
sesiyle konuşmaya başladı...

"Bu herif yetti gayri, 50 yıldır bezdirdi hayattan..."

Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu mahkeme salonunda... Sessizlik bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu, kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış 50 yılın ardından... Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı, kadın neler diyecekti. Herkes onu dinliyordu.. Yaşlı kadının gözleri doldu... Ve devam etti...

"Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim... O bilmez... 50 yıl önceydi... O çiçeği bana verdiği çiçeklerin arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm.. Yavrumuz olmadı, onları yavrum bildim... Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım... Her gece güneş açmadan önce bir tas suyla sulayacağım onu diye... İyi gelirmiş dedilerdi... 50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi... Ta ki geçen geceye kadar... O gece takatim kesilmiş.. Uyuyakalmışım... Ben böyle bir adamla 50 yıl geçirdim... Hayatımı, umudumu her şeyimi verdim... Ondan hiç bir şey göremedim.. Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim.... Onsuz daha iyiyim, yemin ederim."

Hakim, yaşlı adama dönerek;

"Diyeceğin bir şey var mı baba" dedi.

Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yü
z ifadesiyle hakime yöneldi.

"Askerliğimi, reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım, o bahçenin görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim... Fadime'mi de orada tanıdım... Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim... O çiçeklerle doludur bahçesi... Kokusuna taptığım perişan eder yüreğimi... İlk evlendiğimiz günlerin birinde boyun ağrısından onu hekime götürdüm... Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi.. Her gece uykusunu bölüp, uyansın, gezinsin dedi... Hekimi pek dinlemedi, bizim hatun... Lafım geçmedi... O günlerde tesadüf bu çiçek kurudu... Ben ona gece sularsan geçer dedim.. Adak dilettim... Her gece onu uyandırdım. Ve onu seyrettim... O sevdiğim kadının yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim... Her gece o çiçek ben oldum... Sanki... Ona bu yüzden tapabilirdim..." dedi adam o yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle...

"Her gece O yattıktan sonra uyandım... Saksıdaki suyu boşalttım... Sedef gece sulanmayı sevmez, hakim bey.. Geçen gece de... Yaşlılık.. Ben de uyanamadım.. Uyandıramadım... Çiçek susuz kalırdı amma, kadınımın boynu yine azabilirdi... Suçlandım.. Sesimi çıkartamadım..."

O an Mahkeme salonunda her şey sustu...

11/3/2009

KOCAELİ ÜNİVERSİTESİ KİTAP KULÜBÜNÜN HARİKA ETKİNLİĞİ…

KOCAELİ ÜNİVERSİTESİ KİTAP KULÜBÜNÜN HARİKA ETKİNLİĞİ…

Nedendir bilmiyorum, bu günlerde çekiyorum öğrencileri. Geçtiğimiz günlerde yine Kocaeli Üniversitesinden bir gurup öğrenci geldi. KOÜ Kitap Kulübü Öğrencileri. Destek istiyorlarmış, bayıldım. Ellerinde bir projeleri var ki, hemen her aşamasında yanlarında olduğumu söylemeden yapamadım. Tabi ki bana da bir takım görevler verdiler. Şimdi kulaklarınızı dört açın ve bakın gençler neler yapmaya hazırlanıyor.

Hani hepimizin evinde kitaplar vardır. Okumuşuzdur ve bir kenarda öylece duruyordur. Hani fazladır, fazlalıktır ama kitap olduğu için atmaya kıyamıyorsunuzdur. Tabi bu arada çaktırmadan ve sizden habersiz kaybolduğunu sandıklarınız hariç. İşte o kitaplar var ya o kitaplar. Sahiplerini buldular artık.

KOÜ Kitap kulübü öğrencileri bir organizasyona girişmişler bu konu ile ilgili. Detaya girmeden özü söyleyeyim önce. Telefon açıyorsunuz ve benim elimde kitaplarım var, bunları gerekli yerlere ulaştırmak üzere alabilir misiniz diyorsunuz ve onlar gelip evinizden, işyerinizden alıyorlar. Sonra oluşturdukları bir komite ile bu kitapların tasnifini yapıyorlar. Sonra önce İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile bu şehirde ihtiyacı olan okullara, daha sonraki safhasında ise İl dışında ihtiyacı olan okullara yolluyorlar. Daha doğrusu yollamayı planlıyorlar.

Bu iş planlama kısmını biraz geçmiş tabi ki. İl Milli Eğitim Müdürü ile konu görüşülmüş, organizasyonla ilgili Kocaeli Valiliğinden izinler alınmış ve hatta şayet ki, KOÜ yetkililerinden izin alabilirler ise BAKİ KOMSUOĞLU salonunda bir Kerem Cem konseri ile kampanyanın startını vermeyi hedefliyorlar. Tarih 13 MART.

Peki nasıl olacak bu iş. 13 MART tarihinde tüm Türkiye’ye ses getirebilmek amacı ile bilinen bir sanatçı ile bu işi başlatmak istemişler. Kerem Cem hemen onay vermiş. Hem söyleşi, hem konser. İşte o gün şu an yayında olmayan www.kitapbankasi.org sitesini yayına sokacaklar. Siteye girenler ‘ Kitabım Var ’ butonunun üzerine tıklayacaklar ve gerekli bilgileri dolduracaklar. Yani isim, soyad, adres vs gibi. Bizim çocuklarda gelip kitapları alacaklar o adresten.

Dediler ki, ‘ Cem bey biz bu işte çok ciddiyiz. Bakın 0.532.208 92 36 numaralı telefonumuzu arayarak da bu işi yapabilirler. Yani bizi arayıp gelin kitabım var derlerse, biz gider alırız’ diye söylediler. Harikasınız.

Kim bu harika insanlar. Aykut Çağlayan, Mesut Coşar, Özgür Fırat Meydan alkışlıyorum hepsini. İstatistik çıkartmışlar bu yola çıkarken. Türkiye’de kitap okuma oranı % 4 şaka gibi bir rakam ama aynen öyle. Bu arada birkaç rakam verelim size. 80 milyonluk Türkiye’mizde sadece 1157 kütüphane var. Yani yaklaşık 650 bin kişiye bir kütüphane düşüyor. Şimdi çarpıcı bir veri daha, 650 bin kişiye bir kütüphane düşerken, her 95 kişiye de bir kahvehane düşüyor. Nasıl rakamlar. İşte bu gün yaşadığımız kültür çatışmasının can acıtan rakamları. Çok fena çok.

Kocaeli Kitap Kulübü Öğrencileri harika bir işin peşindeler ve tüm kent onlara destek vermek zorunda. Bu bir sorumluluk olmalı bana sorarsanız. Yani herkes elini taşın altına koymalı. Kimseden para pul istemiyorlar. Destek istiyorlar. Bir yola çıktık, hedefine ulaşsın diyorlar. Bu ateşi bu kentte yakalım ve bu tüm Türkiye’ye yayılsın diyorlar. Ne güzel şeyler söylüyorlar. Lütfen siz de oturmayın. Hadi şimdiden evinizde okumadığınız, belki de atmayı düşündüğünüz kitapları bir kenara ayırın. İsterseniz 13 MART tarihini bekleyip internetten işleminizi yapın, isterseniz, yukarıda telefonunu verdiğim Sevgili Aykut’u arayın. Bu çocukların yaptıkları iş inanılmaz kutsal bir iş. Onları ellerim kızarana kadar alkışlıyorum. Helal olsun..

11/3/2009

KOCAELİ ÜNİVERSİTESİNDE SEMİNERDEYDİM..

KOCAELİ ÜNİVERSİTESİNDE SEMİNERDEYDİM..

Bunu yazarken büyük mutluluk duyuyorum. Bütün yüreğimle söylüyorum, Kocaeli Üniversitesinin öğrencileriyle olmak bana keyif veriyor. Sanıyorum onlarda bu işten keyif alıyor olmalılar ki, 6 veya 7. Kez KOÜ’de İletişim ile ilgili konuşmalar yapıyorum.

Geçtiğimiz hafta Çarşamba günü KOÜ Yönetişim Kulübü öğrencilerinin düzenlediği bir seminerde konuşmacı konuktum. Öncesinde ofisime geldi genç arkadaşlar. Cem bey dediler daha önce Aiesec’in düzenlediği seminerlerde konuşmacı olmuşsunuz, rica etsek bizim seminerimize de katılır mısınız. Katılmaz mıyım, büyük keyif alırım hem de.

Günler su gibi akıp gidiyor tabi ki, Çarşamba geldi çattı. Konuşma Eğitim Fakültesinin içerisindeki konferans salonundaydı. Arabamızı park ettik ve salonun kapısına geldik. Yaklaşık 200 kişilik bir salon. Salon tıklım tıklım dolmuş, yetmez gibi bir de öğrenciler kenarlarda arkaya kadar ayakta. Müthiş bir ilgi. Tabi inanılmaz mutlu oldum. Benim konuşmama geldiklerinden dolayı değil ama genç insanların böylesine organizasyonlara yaklaşımları çok mutlu etti beni. Birlikte çok keyifli 1.5 saat geçirdik.

İletişimi konuştuk. Birbirimizle iletişebiliyor muyuz onu tartıştık. Teknolojinin iletişimimizi etkilediği olumlu ve olumsuz yönleri konuştuk. Ben anlatmadım sadece, birlikte anlattık ve 1.5 saat su gibi akıp gitti.

Genç insanlarla sohbet ederken, onların gençliklerinden bulaşıyor size de. Hani salonun ışıklarını kapatsanız, onların gözlerinden yayılan parıltı sanki içerisini aydınlatacakmış gibi geliyor. Bir gülüyorlar, hep beraber gülüyorsunuz. Bir alkışlıyorlar, göğsünüz kabarıyor. Ve dışarıdan işine gelen bir çok insanın söylediği gibi boş şeylere gülüp, boş şeyleri alkışlamıyorlar. Son derece bilinçli bir gençlik var yukarıda. Onlarla gurur duyuyorum. Onlarla olunca mutlu oluyorum. Ülkenin yarınlarını görebiliyorum onların gözlerinde ve ben yukarıya çıktığım zaman yarınlarımdan hiç endişe etmiyorum.

Kocaeli Üniversitesinde seminerdeydim. Bir şeyler öğrenmeye gelmişti gençler. Bir sürü şey öğrendim onlardan. Seviyorum hepsini. Bakalım bir daha ki seminer hangi kulübün ve nerede olacak. Küçük salonlara sığmıyoruz artık. Bu gençlere güvenin lütfen, çünkü onlar büyük salonları da son derece bilinçli bir şekilde dolduracaklardır.

Kategorilerim

    Arkadaşlarım

    Bağlantılarım

    Blogcu ile yapıldı